Ankara booked.net
+19°C

30-07-2021 15:59 Kategori: YAŞAM | Bölge: Ağrı

Buğday Bizi Öldürüyor mu?

Buğday Bizi Öldürüyor mu?
  • Facebook Paylaş
  • Yorum Yaz

"Bugün biraz ilginç bir başlık atmak istedim. İnsan neslinin başlangıcından beri sofrasından asla eksik olmayan, sofrasının başköşesine taç ettiği, hatta gerektiğinde öpüp alnına koyarak üzerine yemin edecek kadar kutsal saydığı buğdaydan bahsedeceğiz bugün. "

Annelerimizin çocukluk yaşımızdan beri ağzımıza tıkayarak ‘’yemezsen büyüyemezsin’’ diye direttiği ve bin yıllardır birçok medeniyetin bereket sembolü olarak tarihe not düştüğü buğdayımız acaba masum mu? Yoksa annesinden masum olarak doğan bir çocuğun, bir takım iblisler tarafından yetiştirildikten sonra cinayet işlemeye başlayabilecek kadar katil mi?

 

Şimdi hep birlikte 1940’lı yıllara gidiyoruz. İnsanlık tarihinin en kanlı savaş yıllarıdır. Dünyamız yaklaşık 80 milyon insanın ölümüne sebep olacak olan ikinci dünya savaşının tüm ekonomik, endüstriyel ve bilimsel kapasitelerinin kullanıldığı vahşi bir dönemden geçmektedir. 1939 da başlayıp 6 yıl sürecek olan bu vahşi savaşın ortasında her ne hikmetse ABD tüm dünyada açlığı yok etmeye karar verir ve sözde bu amaçla 1943 yılında buğdayı ıslah etme çalışmalarına başlar.

 

Bu tarihte ABD cephelerde savaş halinde olmasına rağmen birden aklına gelen bu ulvi hissiyat ile dünyada ki milyonlarca aç insanı düşünerek Meksiko City çevresinde ‘’Uluslararası Mısır ve Buğday Geliştirme Merkezi’ni kurar. Buğdayı ıslah etme bahanesi adı altında kurulan bu merkezde ilginç bir karar alınır ve buğday başağını büyüterek, daha dar alanda bile daha fazla buğday üreterek bu tohumları tüm dünyaya dağıtıp bu ulvi düşüncelerini uygulamak ister. Fakat kısa zamanda üretmeyi başardıkları bu yeni buğday da önemli bir sorun baş gösterir.

 

Başaklarını irileştirdikleri buğdayların sapları uzun ve ince olduğu için, kocaman başakları taşıyamaz ve daha tam olgunlaşamadan gövdesinden koparak, bilim merkezini büyük bir zarara uğratır. Yine de tüm bu olumsuzluklara rağmen, sözde insanlığı kurtarmayı kafaya koyan bu ulvi şahsiyetler arasında ki Dr. Norman Barlaug bu durumunda üstesinden gelir ve yeni çalışmalar yaparak buğday saplarının kısa ve kalın olmasını sağlayabilecek yeni genler üretir. Böylece kısa zamanda üretimine geçilecek ve salgın bir hastalık gibi tüm dünyaya yayılacak olan cüce buğday dönemi başlamış olur. Bununla da kalmaz, tarımda daha fazla ürün elde etmek amacıyla daha farklı tohumlarında ıslahı, pestisit, herbisit ve kimyasal gübre gibi birçok zehiri insanoğlunun hayatına sunarak ‘’Yeşil Devrim’’ adı altında sözde masum ama özde büyük bir kitlesel ölüm örgütü kurulmuş olur. Lakin o dönemlerde bunu algılayamayan ve içeriğinde bulunan GDO’ dan dolayı ürün verimliliğinin çok fazla olduğunu gören tüm gelişmekte olan ülkeler, bu tohumlardan almak için adeta sıraya geçmeye başlarlar. Hatta tüm ülkelere yayılabilmesi için uluslar arası çapta birçok reklamı hazırlanır. O zamanlarda ülkemizde seçim dönemleri yaşanmaktadır ve bir siyasi aday ‘’Her Sofraya Beyaz Ekmek Getireceğiz’’ sloganıyla seçimlere girer.

 

O dönemlerde beyaz ekmek sadece zenginlerin sofrasını süslemektedir. Ayrıca Türkiye savaşa katılmamasına rağmen uluslar arası ekonomik krizlerden payını almış ve halkın birçoğu savaştan olumsuz etkilenmiştir. Böyle bir durumda beyaz ekmek vaadi yapan siyaset iktidara taşınır ve tarihte o meşhur Marshall yardımları başlar. Anadolu’nun ata mirası olan kavılca, siyez ve karakılçık gibi buğdaylarının yerini artık daha yüksek miktarda ürün veren GDO’ lu zehirler almaya başlamıştır. Cömert ABD bu kadarıyla da yetinmez ve okullarda öğrencilere süt tozları, çedar peynirleri ve ne olduğu belli olmayan balık yağları gibi yardımlarla ne kadar eli açık olduğunu kanıtlamaya devam eder. Asıl plan ise Türkiye’yi birçok ticari alanda dışa bağlayarak borçlandırmak olduğu, yıllar sonra ithalat oranları, ihracat oranlarına büyük bir fark atınca anlaşılır. Ayrıca öğrencilerde öğrenme güçlükleri ve zekâ gerilikleri yıllar sonra fark edilir.  Ülkemizde bunlar yaşana dursun, diğer tarafta Dr. Norman Barlaug’a çeşitli kurum ve kuruluşlar tarafından, dünyayı açlıktan kurtardığı için ödüller yağmaya başlar. Hatta 1970 de Nobel Ödülüne bile layık görülür.

 

Tüm bu süreç boyunca ABD’ liler kurdukları ziraat ekipleriyle birlikte tüm ülkeleri ziyaret etmeye başlarlar. Bu mühendisler gittikleri ülkelerde şehir, kasaba dolaşıp, bu tohumları ekin, bu ilaçları kullanın ve bu gübreleri atın diye sürekli telkinde bulunurlar. Projenin tüm reklam ayağı hazırlanmış ve halkın bilinçaltına çoktan sokulmuştur bile. Üstelik ‘’Yeşil Devrim’’ diye adlandırılan bu süslü kelimenin finans ayağı da sürekli aşina olduğumuz Rockfeller ailesinden başkası değildir.

 

Böylece ‘’Hasta et, ilaç sat, Düşman et, silah sat’’ devri başlamış olur.

 

Yabancı tohumlar, tarım ilaçları, tarım kredileri ve tarım sigortaları derken ülkemizde birçok yabancı banka ve sigorta şirketleri kurulur.  Öyle ya, çiftçi yabancı tohum alamıyorsa bir cömertlik yapılmalı ve krediler verilmelidir. Ne tesadüftür ki, birçok büyük ilaç firmaları da bu döneme eş zamanlı olarak yatırımlar yapar ve hep aynı şirketler tarafından birçok ilaç fabrikası kurulmaya başlar. Çünkü GDO’ lu yiyeceklerin ileride hastalıklar getireceği kendileri tarafından iyi bilindiğinden dolayı, o kadar hastaya yine büyük bir iyilik yapıp ilaç hazırlamak gerekmektedir ve o kadar ileri görüşlüdürler ki, tam düşündükleri gibi olur ve bizim atadan kalma 14 kromozomlu buğdayımızın yerine getirilen 42 kromozomlu buğday tüketiminden dolayı çölyak, diyabet ve otizm başta olmak üzere, romatizma, MS, kalp, damar, böbrek hastalıkları ve birçok kanser türleri hayatımıza girmeye başlar. İnsanlarda ki 1 kromozom farkı bile dişi ve erkek olarak insanları ikiye ayırmaya yeterken, buğdayda ki bu aşırı kromozom farkından kaynaklanabilecek büyük değişimlerin sinsi sonuçları ancak 2010 yılından sonra anlaşılır.

 

1940’ ı yıllardan 2010 yılına kadar genetiği değiştirilmiş buğdayın zararları hakkında da nedense hiçbir makale yayınlanmaz. Üstelik bu hastalıkların ortaya çıktığını görünce Amerika Diyetisyenler Derneği tarafından insanların dengeli beslenmelerini sağlayacak besin piramitleri oluşturularak, günde 6 ile 11 porsiyon arasında olacak şekilde tahıllı yiyecekler tüketilmesi gerektiğine dair makaleler hazırlanır. Eğer Diyabet veya Obez olmak istemiyorsanız günlük yiyeceğinizin %60’ ını tahıllı ürünlerden oluşturmamızda ısrar ederler.

 

Ve aradan yıllar geçer. Özellikle 2010 yılından sonra sırasıyla birçok devlet diyabet ve obezite raporlarını yayınlar. Bu yayınlara göre 1940 yılından 2010 yılına kadar geçen süreçte, obezite 5 kat, diyabet ise 7 kat artış göstermiştir. Üstelik toplumun neredeyse 5 te biri çeşitli kanser türlerinden dolayı hayatını kaybetmiştir. İşte o zaman anlaşılır ki; önce tarım ürünleriyle bizi zehirliyorlar, daha sonra hasta edip ilaç satıyorlar ve bu ilaçların yan etkilerinden dolayı da sürekli ilaç firmalarına bağımlı hale getiriyorlar.

 

Son bir iyilik yapıp hastalık sürecinde işe yarasalar ve insanları iyileştirseler o da iyi. Ama tam tersi olarak, hiçbir hastalığı iyileştirme niyetinde değildirler. Çünkü bundan çılgınca paralar kazanıyorlar. Örneğin tip1 diyabet hastası oldunuz ve pankreasınız insülin üretmiyor diyelim. Bu durumda sizin pankreasınızı iyi edecek ilaçlar verecek yerine, size ömür boyu insülin iğnesi satıyorlar. Ve ya troidleriniz hormon salgılamıyorsa onu iyileştirecek yerine ömür boyu sentetik hormon satıyorlar. Bademcik bozulursa alıyorlar, mide bozulursa alıyorlar, dalak, bağırsak, böbrek ve safra gibi organlar yine bozulunca alıyorlar. Neden tedavi etmek yerine alınıyor biliyor musunuz? Çünkü onların alınmasıyla birlikte meydana gelecek yeni hastalıklarınız için size ömür boyu ilaç satıyorlar.

 

Ata tohumlarımıza yeniden dönecek olursak;

 

Ülkemizde 52 Ziraat Fakültesi ve 120 bini aşkın Ziraat Mühendisi varken, Tarım Bakanlığında %80’i yüksek mühendis olan 2 binden fazla personel varken ve yüzlerce bu konuda çalışmalar yapan vakıf ve dernekler varken bu insanlar ne iş yapıyorlar ki, biz hala ata toprağımıza yahudi tohumları ekiyoruz, bir türlü aklım almıyor.

 

Binyıllardır süregelen siyez, kavılca ve karakılçık buğdaylarımızı neden üretemiyoruz da, gidip ne olduğu belli olmayan zehirli buğdayı soframızın başköşesine oturtuyoruz.

 

En başta sorduğum soruyu yeniden sormak istiyorum şimdi. Annelerimizin çocukluk yaşımızdan beri ağzımıza tıkayarak ‘’yemezsen büyüyemezsin’’ diye direttiği ve bin yıllardır birçok medeniyetin bereket sembolü olarak tarihe not düştüğü buğdayımız acaba masum mu? Yoksa annesinden masum olarak doğan bir çocuğun, bir takım iblisler tarafından yetiştirildikten sonra cinayet işlemeye başlayabilecek kadar katil mi?

 

 Yorum sizlerindir. Selametle…



Kaynak: Haber Merkezi
Editör: sabri Yaşar
Bu haber 322 defa okunmuştur.
HABERE YORUM YAZIN



FACEBOOK YORUM


DİĞER YAŞAM HABERLERİ

gazete manşetleri 
ANKETİMİZE KATILIN

Türkiye'nin Son Durumu?

42%

20%

12%

26%


PUAN DURUMU

E-BÜLTEN ABONELİĞİ