Ankara booked.net
+19°C

02-05-2021
Rana İSLAM DEĞİRMENCİ

Rana İSLAM DEĞİRMENCİ

İNSANLIĞA KAPANMAYIN
rana@sonnoktahaber.com

Neredeyse bir buçuk yıldır; tüm dünya yeni hayat şekline alışmaya çalışıyoruz. Bu hayat şeklinin adı; salgınla, mikropla yaşamaya çalışmak. Bakın dikkat edin; salgınla mücadeleye alıştık demiyorum, diyemiyorum. Bunun yerine -bilerek- ‘yaşamaya alışmaya çalışmak’ diyorum.

 

Bu yorgun dünya hemen her yüz yılda bir, büyük felaketlerle, salgınlarla karşı karşıya gelmiş. Bunlar da yetmemiş, dünya savaşları, katliamlar, sürgünler yaşamış yeryüzündeki insanoğlu.  Ne acılar çekmiş, ne yokluklar görmüş; ne travmalar atlatmış. Elinden avucundan her şeyi alınmış; bazen de o kadar sıkıntıya, eziyete katlanmış ya da tam tersine katlanamamış ki kendi elleriyle varını yoğunu çarçur etmiş. Ama her defasında, bir yerlerden yeniden yeşermiş insanoğlu. Adeta yoktan var etmiş kendini; taşta biten yonca misali hayata tutunmuş. Evet, tutunmuş. İşte  geçirdiğimiz on iki on üç ay ve daha ne kadar süreceğini bilemediğimiz önümüzdeki meçhul zaman ne olduğu, nasıl olduğu kesin olarak bilinmeyen bir mikropla, salgınla burun buruna nefes almaya çalışıyoruz.

 

Tam, ‘oh atlattık; bunun ardı bahar, normal hayata döneceğiz’ diyecek oluyoruz; bir haber duyuyoruz ki salgının yayılma hızı katlanmış ve yasaklar sil baştan konulmuş. Üzülüyoruz elbet, şu bahar mevsiminin çiçeğini, böceğini, kuş seslerini, yeşilini göremeden evlerde zaman geçirmek zor. Ya da sevdiklerinizden; arkadaşınızdan, dostunuzdan, büyüklerinizden ayrı zamanlar yaşamak var ya, o daha zor.

 

Genel olarak anladığımız tablo şu: 2020 Ocağında (hatta 2019 Aralığında) bir mikrop yayıldı Çin’den ve kısa sürede tüm dünyayı istila etti. Yayılan bu mikrobun ne olduğu ve nasıl bu kadar hızlı yayıldığı tam tanımlanamadı. Sonra ülkeler birer birer lokal önlemler, tedbirler almaya başladı. Sonrasında da Dünya Sağlık Örgütü bu salgına ‘Pandemi’ dedi. Yani tüm dünyayı saran salgın. Ülkemizde ilk vaka 2020 başında görüldü. Ülkemiz de insanımızı korumak için devletin öncülüğünde bir dizi önlem aldı. Bilim Kurulu kuruldu ve salgınla, mikropla ilgilenen tüm doktorlar  -kurulun içinden ya da dışından- televizyonlarda boy gösterdiler birer birer. Konu için kimi öyle dedi; kimi böyle. Kimi bu doğru dedi, bu yanlış. Anlaşabildikleri tek konu: ‘maske’, ‘sosyal mesafe’ ve ‘temizlik’ oldu. Mart 2020’de ülkemizde ilk uzun soluklu ‘evde kal’ yönergeleri, daha sert ifadesi ile ‘yasaklar, eve kapanmalar’ başladı.

 

Hatırlıyorum; ben de bir anne ve bir eğitimci olarak bayağı gerilmiş ve kuşku ve tedirginlik içinde olmama rağmen kuşkularımı, korku ve tedirginliklerimi bir kenara bırakıp çocuklarıma, aileme evi nasıl daha iyi yaşanası hale getiririm ya da evden ders verdiğim  -ki bu da öğretmenlik tarihimde başıma ilk defa gelen bir işti- öğrencilerime hem yaşam sevinci hem de ‘hayat derslerini’ nasıl verebilirim telaşına düşmüştüm.  Fakat, hala o günleri sil baştan, sil baştan gözden geçiriyorum; salgına dair şüphe ve korkularım varsa da ‘evde kalmaya’ dair iç sıkıntım ve karamsarlığım hiç olmadı. O günler de yoktu, bugün de yok. Neden sıkılayım ki? İnsan kendinden sıkılır, kendinden karamsarlığa düşüp de kaçar mı? İnsan demek; hayat demek, ümit demektir…

 

O ilk korkulardan, ilk kez denediklerimizden (evde ekmek pişirme, çevrim içi ders, çevrim içi kültür etkinliği, çevrim içi kız isteme; telekonferansla sülalede altın günü vb) sonra haberlere; tv ve gazetelerde söylenenlere daha sakin kulak kabartmaya başladık. Sağlık, eğitim, sosyal hayat konularında söylenenlere, söylenmeyenlere; yapılanlara, yapılmayanlara daha bir dikkat kesildik. Hatta mikroba inananlar, inanmayanlar olmak üzere kamplaşma da oldu. Bu mikrop, bir komplo teorisi idi kimine göre; kimine göre ise asrın vebası. Mikroba karşı sağlıkçıların savaşı daima gündemde oldu. Hatta öyle oldu ki insanlar mikropla savaşı sanki sadece sağlıkçılara bıraktı. (Peki diğer insanlar neredeydi; yok o saklanıp daima kaçanlara insan diyemeyiz…)

 

İlk altı ay, dediğim gibi hepimiz için ansızın gelen bir kaos, bir belirsizlik olduğu için hepimizin yanlışları, korkuları, şaşkınlıkları olağandı, olağan sayılırdı. Ama zamanla bu işin sadece devletin y a da devletin sağlık ordusunun çabası ile çözülemeyeceği gündeme geldi. Bunun gündeme gelebilmesi bile insanlığın, insanın basireti…

 

Ben tam da bu noktada bazı düşüncelerimi  ve tespitlerimi sizlerle paylaşacağım. Bizim gibi ülkelerdeki insanların çoğu ‘ergenliğini tam tamamlayamamış’ yetişkinlerdir. (Bu tanımı ben en azından altı yıldan beri kullanıyorum; bir iki yıl önce yeni tanıştığım /ız bir idarecimden duyunca hem şaşırmış ve hem de sevinmiştim; benim gibi düşünen, gören var ve bu düşüncede yalnız değilim diye…) Ne demek, ergenliğini tam tamamlayamamış? Bendeki manasını sizlere aktarayım. Ergenliğini tam tamamlayamamış demek ‘kendi hayatının sorumluluğunu almaktan çeşitli gizli / açık mazeretlerle kaçan ve kendisine ait tüm vazifelerin (yapılsın / yapılmasın) sorumluluğunu bir başkasına, bir başka yere atan’ demektir. Yarı ergen-yarı yetişkin demek (ki bu hal çok tehlikelidir) ‘iyi bir iş çıkarabildiği zaman ben yaptım diyen, kötü bir iş çıkardığı, iş yapmak istemediği, işler kötüye gittiği zaman ise o yaptı, o sorumlu, o düzeltecek bana ne, diyendir. Ergenliğini geçememiş yetişkin demek; haklarını kepçe misali elleri ile havada kaparken sorumluluk dendi mi ben daha büyümedim ki ya da ‘devlet ne güne duruyor’ diye kaçacak delik arayan ya da günah keçisi arayan demektir.

 

Şimdi ben son yedi sekiz aydır şuna dikkat ediyorum: Salgınla mücadelede, mikropla beraber yaşamada; devlet ne yapıyor; bu ülkenin her bir ferdi olarak bizler ne yapıyoruz? Yüz yılda bir böyle bir salgınla karşılaşan bir devlet ne yapar? (Bakın, devlet de sabah akşam yüzyıllardır bu salgın ve bu mikropla yatıp kalkmamış, onun hayatına da ‘mikrop’ hatta ‘belirsiz mikrop’ pat diye girmiş; buna dikkat edelim) Ne yapar devlet? Sağlık Bakanlığını harekete geçirir; şehirlerin sağlığını, kamu sağlığını sağlamak için toplumsal tedbirler alır, gerekirse kısıtlama ve yasaklar getirir; sağlık, eğitim ve hatta ekonomi imkanlarındaki fırsat eşitliği dengesini muhafaza eder, salgın için koruma tedbirleri çerçevesinde aşı ve ilaç üretir ya da başka ülkelerden temin eder. Peki biz şimdi, devletimizin ve yetkili organlarının bu kalemlerden hangilerine el atmadığını, elini kolunu bağlar oturduğunu ya da ‘ben şok oldum, sıkıldım, travmalıyım, oynamıyorum, kaçıyorum, dağlara firar ediyorum’ diyerek kendini devre dışı bıraktığını yani tek kelime ile ‘kapandığını’ söyleyebiliriz. Hangi hayat görüşünde ya da siyasi görüşte olursak olalım; devlet bir şey yapmıyor bu noktada, demek göz göre göre konuyu saptırmak olur. Elbette ki devletin yetmediği, yetemediği; planlama olarak doğru ve iyi niyetli olsa da icraatta yetersiz  ya da ‘vakaya uygun’ gelmeyen alanlar, durumlar vardır. Kaldı ki modern zamanlarda devlet her şeye yeten değildir; modern zamanlarda devlet; devletin tüm kurumları ve aygıtları ile devlet ve insan arasındaki koordinasyonu sağlayandır. Yani devlet kavramı içinde ‘demokratik hak ve sorumluluklar’ bağlamında konuya yaklaştığımızda bu devletin her bir ferdi olan biz de varız. Biz de devletiz. Biz derken direk her bir birey de söz konusudur; özel sektör de, sivil toplum kuruluşları da, tüm bilim dallarındaki akademisyenler de… Bir düşünelim; bunlar ülkedeki bu ‘mikrop olağan üstü durumu’ için devletine, halkına yardım için ne yaptı, ne yapıyor?

 

Biz devletiz derken, burada biraz duralım. Hani az evvel dedik ya ergenliğini aşamamış yetişkinler diye. Bir insan kendi hayat çemberi içinde ‘yetkin ve yetişkin’ olamamışsa; kendi ‘hayat devleti’nin iktidarında yönetici değilse ondan içinde yaşadığı devletin kararlı, faydalı, çözüm üreten bir üyesi olmasını beklemek abesle iştigaldir. Daha açıkçası; ansızın hayatımıza giren şu olağan üstü şartlarda ‘bir mikropla evde ve dışarıda’  nasıl yaşamamız ve mücadele etmemiz gerektiğini yetkin bir insan olarak anlamıyor, anlamaya çalışmıyor ve sorumlu bir insan gibi davranamıyorsak ne devlete çatmaya ne de devletten bizi kurtarmasını beklemeye hakkımız vardır.

 

Mikropla beraber yaşama yollarını bulmakta ya da onunla mücadele etmekte hepimiz devlet kadar hatta çoğu zaman devletten daha çok sorumluyuz. Bu tanımsız mikrop hakikaten ölümcül bir virüs ise, dünyanın herhangi bir devletinde tüm dünyaya dehşet saçmak için üretilmişse, bir hastalık bahanesi ile insanlara çip takma senaryosu varsa, bu hastalık bir illüzyon da bu işin içinde başka bir iş var ise… Ne fark eder? Sonuçta ortada ‘olan’ ve ‘ölen’ler var… Bu mikrop hakkında  ne düşünürseniz düşünün; düşünceniz hangi doğrultuda olursa olsun; yetkin, aklı fikri, vicdanı, kıymetli hayatı olan ‘insan’sanız oraya buraya çatmayı, boş laf üretmeyi, yasaklara kafa tutup çayırlara yayılarak mikrobun ekmeğine (sizin zannınıza göre mikrop senaristlerinin ekmeğine) yağ sürmeyi bırakarak insanca mücadeleye hemen başlamalısınız. Korkunuz ya da mikroba dair tespitiniz / teşhisiniz ne ise tedavide tek sorumlu sizsiniz…

 

Ne midir, insanca mücadele? ‘Kapanmamak’… İnsanlık fişini çekmemek. Evde yaşamanın güzelliğini keşfederek ailece mutlu ve onurlu yaşamayı yeniden tesis etmek. Çevirim içi derslerden firar etmeyi maharet saymadan yüz yüze eğitimden daha çok derslere sarılıp aklımızı ve ruhumuzu daha da çok doyurmak. Devlete ve devletin kurum ve kuruluşlarına daima çatık kaşlı eleştiriler getirmek yerine devleti, milleti kalkındıracak çözümleri sunmak. Devlet bizim sağlığımız için kafeyi kapayınca kafenin yanı başındaki parkın çimlerinde diz dize, ağız ağıza oturmamak… Çene çalmaktan, havanda su dövmekten, bağı yerken bağcıyı dövmekten vazgeçip üretmek, daha fazla üretmek… Efendim, herhangi bir ülke bu mikrobu üretmiş de işte ben de tam bu yüzden evlerden, dairelerden, hastanelerden kaçıp ‘insanlığımı(!)’ ilan etmek için çayırlara yayılmaya kaçıyorum… Ne kadar yiğitçe bir önerme ve ne kadar insana yakışır onurlu çözüm değil mi? Haydi bugün farklı bir şey yapın; o güzel evinizden kaçmayın, güzel bir çay demleyin kendinize… Çayınızı yudumlarken bir düşünün hele: ‘İnsanlığa kapıları kapatmadan bu sıkıntılı durumdan kurtulmanın insanca çareleri ne?’ Kim bilir? Bir gün keyifli bir çay içiminde, evinizde şu mikrobun panzehirini bulan bilge siz olursunuz… Çok mu zor?

 

Bu ‘kapanma’ günlerini hiçbir zaman eve tıkılış olarak görmedim. Tam tersine, bağdaş kurup oturunca insanlığımı yeniden ve yeniden dinlemek için bulunmaz fırsat olarak gördüm. Şu günlerde. Evet şu günlerde… Arkanıza bakmadan kaçmaktan yorulmuşsunuz belli. Bırakın kaçmayı, kapanmayı. Açın kalp kapakçıklarınızı, nefes alın mayıs rüzgarları ile… Anladınız değil mi? Yüzümüzü insan oluşa kapatmak ve daima insanlıktan kaçmak; sadece ve sadece şu mikrobun ve -üretsin/ üretmesin- mikrobun varlığından nemalanırken bizim kaçmamıza kahkaha ile gülenlerin işine yarıyor.

 

Emin olun; biz bu işten kaçarak kurtulamayacağız. Çayıra kaçtıkça mikrop tüm hayatımızı daha uzun yıllar kaplayacak… Ne zaman ki kendimizi tanımaktan korkmadan kendimize, hayatımıza, hayatımızda değerli olan şeylere gözümüzü, gönlümüzü açacağız, işte o vakit hiçbir mikrop aramızda barınamayacak. Tabii mikrop tacirleri de…

 

Ey insanlık; kendinize kapanmayın ve kendinizden kaçmayın. İnsanı ve insanlığı yalnız aklını, yüreğini her an seferber edebilen cesur insanlar kurtarmıştır; bütün tarihî vakalara tekrar tekrar dönüp bakın… Mikropsuz, insanca günlere… Yeter ki insan oluşa kapanmayın…

 

Unutmayın, yoktan var olan ve hep yeniden yeşeren tek varlık insanoğludur…

 

 

 Saygılarımla…

Bu makale 452 defa okunmuştur.
MAKALEYE YORUM YAZIN



FACEBOOK YORUM



gazete manşetleri 
ANKETİMİZE KATILIN

Türkiye'nin Son Durumu?

39.5%

18.4%

15.8%

26.3%


PUAN DURUMU

E-BÜLTEN ABONELİĞİ