Ankara booked.net
+19°C

19-07-2021
Rana İSLAM DEĞİRMENCİ

Rana İSLAM DEĞİRMENCİ

İNSANDA ESKİMEYEN BAYRAM SEVİNCİ
rana@sonnoktahaber.com

-Akıl ve Yürek Her Daim Bayram Arefesinde-

 

Bu bayram da -en az on yıldır- her Kurban Bayramında olduğu gibi baba evine ailece giderek el öpeceğiz. Büyük bir ihtimalle sizler bu yazıyı okuduğunuzda bizler baba evi için yollara düşmüş olacağız. Bayram günlerinin –tatilinin demiyorum özellikle, ‘günlerinin’- hemen tamamını yaşlıların elini öpmek, onların gönlünü almaya ayırdık ve çekirdek ailemizin her yaştaki ferdi böylesi anlamlı bir vecibeyi yerine getirdiği için de çok mutlu, her birimizin yüreği daha şimdiden bayram sevinci ile dolu…

 

Hazır bayram sevincimiz -bir iki gün önceden- yüreğimizi kaplamışken sizlerin de Arefe gününüzü ve  Kurban bayramınızı en içten dileklerimle kutluyorum. Duam odur ki bayramımız bayram ola… ‘Bayram’ sevincini içinde duyarak bayramın idrakine varanlar da her zamankinden çok ola…

 

‘İdrak’ deyince aklıma neler geldi, neler? Çok uzun süren salgın döneminin eve kapanma evresinden sonra ‘maske, mesafe ve temizlik’ önlemlerine devamla ‘aşılarımızı yaptırarak’ mikropla savaşta güçlü savunma kalkanına sahip oluşumuzun hemen ardından ülkemizde salgınla ilgili tüm kısıtlama ve yasaklar kaldırıldı. İyi de oldu. Benim her zaman savunduğum bir şey var: Başkasının kontrolü ile ‘hayatı güzelleştirmek’ ve ‘hayat kalitesini artırmaya uğraşmak’, hani sanki taşıma suyla değirmen döndürmeye benzer. Ben tam da bu noktada daima itiraz eden olmuşumdur…

 

Büyük felaket, tehlike ve salgınlarda elbette devletin getireceği düzenlemeler, tedbirler ve yine devletin, toplumun her ferdine destek olabilecek şekilde bazı kolaylıkları, B, C planları olmalı… Bu fikre katılırım. Ancak bununla birlikte bu durumun her zaman katılmadığım, beni düşüncelere salan bir noktası var: ‘Devlet yapmadı / yaptı; yaptı da eksik, yanlış, hatalı yaptı’  ya da ‘devlet’ kavramı ile ‘hükümet’ kavramının tam olarak anlaşılamadığının acı / aciz göstergesi ifadelerden olan ‘devlet kasıtlı şunu ya da bunu yaptı / yapmadı; ihmalkâr, iltimaslı veya haksız davrandı’ gibi ifadelerin bu ülkenin her bir vatandaşına, aklı ve yüreği çalışan her bir donanımlı insanına artık hiç yakışmadığını düşünüyorum… Bu tür sözleri sıkça duyunca da bunu söyleyen insanların ‘insanı ve insanlığı hırpalayıp eskittiğini’ ve insan olarak hepimizin ‘insan olma, hayat bulma sevincimizi’ azalttığını düşünüyorum.

 

Evet, donanımlı insana artık bu sözler yakışmıyor! Cümlelerde bilerek, isteyerek  ‘bu saatten sonra veya bu çağda’ anlamında ‘artık’ kelimesine yer veriyorum. Artık, öyle bir çağdayız ki bundan elli almış; yüz, yüz elli yıl öncesinin zihniyeti ile her şeyi ‘devlet baba’dan bekleme ama ‘insan’ olarak hiçbir sorumluluk almama ve pinekleme devri kapanmıştır. Tekrar ediyorum; öyle bir çağdayız ki, öyle bir zamanda yaşıyoruz ki internet diye bir nimetin hemen her eve girdiği, insanların okuma oranlarının yanı sıra okullaşma oranlarının çığ gibi büyüdüğü, dünyada akla gelen hemen her alanda ‘ünlü, başarılı, kahraman, şampiyon, model, bilim insanı’ olma yaşının 18’lere, 13’lere düştüğü bir çağda ‘insanın başına gelen her bir olumsuzlukta’ evlere saklanarak, kahvehanelerde/ kafeteryalarda doluşarak, bazı dernek ve kurumların ardına gizlenerek, ‘olumsuzluklardan’ hemen o anda sütten çıkmış ak kaşık gibi sıyrılarak topu devlete, hükümete, dünyayı ele geçirmiş üç beş aileye, gizli / açık komplo teorilerine atmak; -bence kimse kusura bakmasın- her an topu karşıya fırlatma eğiliminde olan her bir insanın aslında ‘benim kendi insan oluşuma ve insan potansiyelime itirazım var ve ben dünya âleme ilan ediyorum ki aklını, yüreğini devreye sokmaya hiç niyeti olmayan bir asalaktan, insanlık tarihinin başlangıcından bu yana insana verilen hazinelerin yanında çağımızda insanın önüne serilen imkanları da göremeyen bir körden başka bir şey değilim; tembelim fakat gevezeyim; tembel ve geveze olduğum için BEN HAKLIYIM!’ demesinden başka bir şey değildir bu davranışı…

 

Oysa insan -ilk yaratılışından bugüne, bugünden dünyanın sonuna kadar- iki büyük hazine ile ödüllendirilmiştir; akıl ve yürek. Ödül, ezelden ebededir. Üstelik bu ödüllerde de –mesela şu andaki 80 milyonluk Türkiye için ele alalım- ülkede yaşayan her bir insan adına ’80 Milyonluk Toplu Çektir’ ibaresi ile toptan ve tek kalemde ülke yönetimine (yönetimin soyut ifadesi ve -üzgünüm kaçmak isteyenlere haber vereyim- ülkedeki her bir insanın doğal üyesi ve üyelerinin sorumluluğu olan ‘devlet’ isimli; somut ifadesi yani ülkedeki halkın seçtiği temsilcilerinin yürütmeyi gerçekleştirdiği ‘hükümet’ isimli YÖNETİMİNE) verilmemiştir. ‘Devlet’i oluşturanlar da hükümeti irademizle ‘bizi bizim adımıza yönet’ diye seçenler de bizleriz. Hal böyle olunca lûtfedilen akıl ve yürek, her birimize ayrı ayrı tahsis edilmiştir ve bizler aklımızı-yüreğimizi önce kendi hayatımızda sonra devletin yaşamasında eş değer sorumlulukla kullanmak zorundayız. Kaçış yok! Dahası tilkice bulduğumuzu zannettiğimiz mazeretlere, paravanlara saklanarak her şeyden sıyrıldığımızı sanmak oldukça gülünç.  ‘İnsan’ olarak her birimiz bizzat bize verilen akılla ve yürekle ‘sorumluluk ve görevlerimizi bilip yerine getirerek’ önce kendi hayatımızı ilk elden yöneteceğiz. Sorumluluklarımızı ve görevlerimizi yerine getirince ancak o zaman devlet ve hükümet neyi, nasıl yaptı diye sorma hakkımız olacak. Hem şunu görmek çok da zor değil -bu bir kehanet de değil-: İnsan olarak her birimiz sorumluluk ve görevlerimizi zamanında bilir ve yerine getirirsek ‘devlet’ denen bizim de içinde bulunduğumuz aygıt, zaten görev ve sorumluluğunu yapmış olacak. Devlet, onu oluşturan sorumlu (akıllı ve yürekli) insanların el birliği ile görevini, sorumluluğunu yapan olunca da ‘hükümet/ler’ sorumlu insanların yerinde denetimi ile görev ve yetkilerini bilecek. Denklem basittir; işini iyi yapan kontrol ve denetimini de iyi yapar… Ve ‘gayret içinde’ olanın mızıldanması asla olmaz.

 

Hani, diyeceksiniz: ‘Bayramla başladın, salgın dedin, devlet-hükümet, akıl-yürek diyorsun, diyorsun da asıl derdin nedir, neler anlatıyorsun bize?’

 

Evet, haklısınız. İnsan olduğum için o kadar büyük sevinçlerim, hayallerim, tatlı özlemlerim var ki… Bir o kadar da insanlığı bu kadar yoranlara; insan oluşu bu kadar hırpalayıp da akıl ve yürek hazinelerini elinin tersi ile itip sonra da ‘insanlık elden gidiyor, nerede devlet ve millet diyerek insanlıktan kaçışı için naralardan medet umanlara’ üzüntüm, öfkem, kızgınlığım var ki ‘anlatmak istediğimi’ anlatırken bile aklım karışıyor, yüreğim titriyor… Kızıyorum; biz insanoğluna verilen akıl ve yürek hazinelerini kullanamayıp da sonra insanlık elden gidiyor, insanca yaşayamıyoruz diye çığırtkanlık yapanlara kızıyorum…

 

Salgın tam bitmemiş, devlet insanlar daha fazla kepenk kapatmasın, insanlar daha fazla evlerde kapalı kalmasın, eğitim, ticaret, seyahat haklarından mahrum kalmasın diye kısıtlamaları kaldırmış; bu durumun fotoğrafını aklı ve yüreği ile tam okuyamayıp da maskesiz, mesafesiz, hijyensiz etrafta salınanların ‘ama salgın da bitmedi, devlet uyuyor mu’ demesine kızıyorum. Hatta mesafe, maske, hijyene uymayanlara, Kurban Bayramıdır (tatildir!) diye iki bin beş yüz nüfuslu küçücük tatil kasabalarını ağzı açık tıka basa doldurarak kasabanın nüfusunu bir milyon yapanlara kızıyorum. Eminim bu insanlar önümüzdeki sonbaharda yeni kısıtlamalar kapıya dayandığında, tatil fotoğraflarına bakarken bir yandan da devleti eleştirenlerin en başında gelecektir.

 

Acıyorum, şaşırıyorum, kızıyorum… Allah’ın en güzel donanımla donattığı; ‘iyi’ye, ‘güzel’e, ‘doğru’ya, ‘faydalı’ya meyilli yarattığı ‘insan’ olma ayrıcalığını bu yüz yılın bunca nimeti ile birleştirerek insanca yaşayıp yaşatamayanlara gönülden kırılıyor ve acıyorum…  Oysa yapılacak şeyler çok kolay. Biraz akıl kullanmak, biraz yüreği güzellikler için seferber etmek… Ve ülkeyi el birliği ile yaşanası bir cennet haline getirmek… Bakın, bu düşüncelere dalınca da insanlığımla neşeleniyor, gurur duyuyorum! Ben şuna yürekten inanıyorum ki insanın içinde hiç eskimeyen ve hiç sönmeyen bir bayram sevinci var: ‘İnsan olma sevinci’… Bu sevinci elimize geçen her fırsatta diri tutmalıyız.

 

Aslında dinî bayramların özünde saklı olan da bu sevinç. Bayramlar bize hem sevinç veriyor hem de şükür: “Ben ‘insan’ olarak yaratıldım” sevinci ve şükrü… Bu sevinci de nasıl anlayabiliriz ki? En azından bayramlarda akıl ve yürek seferberliği ile ‘insanca’ bir arada vakit geçirerek…  Hiç değilse bayramlarda insanlığı tatile çıkarmadan bayrama ‘bayram’ diyerek. Bayramda tatlı sohbetlere, tefekküre, yenilenmeye, yardımlaşmaya, paylaşmaya, kucaklaşmaya yer ayırarak… Ya da her günümüzü ‘bayram’ yapabilecek hazinelerimizi (aklımızı-yüreğimizi) her zaman ‘insan ve insanlık’ için kullanmayı öğrenerek! Bayramınız bayram ola…  İnsanlık için atan (sorumlu ve akıllı) yüreğiniz, bir ömür hiç eskimeyen bayram sevinci ile dola…

 

Yüreğini ve aklını hayatının her günü bayram sevinci içinde seferber eden ‘insanlara’ en derin saygı ve muhabbetlerimle…

 

(Siz kıymetli okuyucularım yazıyı okurken biz, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpeceğiz; insanlığı/mızı yeniden düşüneceğiz ve bayram dönüşünde yine sizlerle olacağız. İşte buna da şimdiden sevinçliyiz… Hayırlı bayramlar…)

Rânâ İSLÂM DEĞİRMENCİ

 

 

Bu makale 105 defa okunmuştur.
MAKALEYE YORUM YAZIN



FACEBOOK YORUM



gazete manşetleri 
ANKETİMİZE KATILIN

Türkiye'nin Son Durumu?

38.3%

21.3%

12.8%

27.7%


PUAN DURUMU

E-BÜLTEN ABONELİĞİ