Ankara booked.net
+19°C

04-06-2021
Rana İSLAM DEĞİRMENCİ

Rana İSLAM DEĞİRMENCİ

YENİ DÜNYA DÜZENİ VE YENİ NESİL
rana@sonnoktahaber.com

Son dönemlerde uzmanların dilinden düşmeyen konulardan biri de X, Y, Z kuşakları… Hatta Z kuşağının hemen arkasından gelen Alfa kuşağı… Yani bugünün ebeveynleri çoğunlukla X, çok az kısmı Y kuşağı iken ülkemizin -yine uzmanların verdiği sayıya göre- genç nüfusunu oluşturan tam 7 milyon insanı Z kuşağında. Bu, ifade ettiğim kuşakların hangi temel özelliklere sahip olduğunu öğrenmek isteyen kişiler küçük bir internet araması yaptıklarında bu kuşakların hangi ‘insan’ tipine ve davranış çeşitlerine, insanı ve hayatı algılama yelpazesine sahip olduklarını öğrenebilir.

 

Benim dikkatimi çeken kuşak -belki de hem üç gencin annesi olduğumdan hem de yıllardır yüzlerce- binlerce gence öğretmenlik yaptığımdan olacak- Z kuşağı oldu. Bu kuşağın bir yandan insanî özellikleri,  hayata, insana, olaya karşı tepkileri biz ebeveynlerden çok farklı, diğer yandan da bu kuşak ülkemizde 7 milyon gibi hatırı sayılır bir çoğunluğu oluşturuyor.

 

Nedir Z kuşağının özellikleri? Daha analitik düşünüyorlar, teknolojiden iyi anlıyorlar, aklı daha verimli kullanmalarına karşılık insan, hayvan ve tabiat sevgileri çok fazla. Kendi hayatlarına başkalarını karıştırmayı istemedikleri gibi kendileri de başkalarının hayatlarına karışmıyorlar. Evrensel değerleri ön planda tutuyorlar. Bir amaç, hedef uğruna hemen bir araya gelip organize olabiliyorlar. Uzun uzun anlatımları sevmedikleri gibi, ‘yap, et’ emirleri yerine ‘ana hedefi’ iyi tanımlayabildiğinizde işin nasıl yapılabileceğini, gidilecek yolun kısa yollarını hemen öğrenerek hedefe çabuk ulaşıyorlar. Etiketleri sevmiyorlar. İzole bir ülkede olmak yerine evrensel değerler ortaklığında global dünya ile entegre yaşamak istiyorlar. Benim Z kuşağından anladığım bu.

 

Peki, bu ne demek? Bu yukarıdaki özelliklerin pratik hayata, bizlere, toplumumuza, milletimize yansıması ne? Mesela, öğretmenliğimden örnek vereyim. Bu sene içinde birkaç öğrencim  -ki, yaşları 14-17 arasında değişiyordu ve ifade ederken birbirlerinden habersizdiler- bana ‘Hocam, biz artık 20 saniyelik anlatımları ve mesajları seviyoruz’ dedi. ‘Nasıl yani?’ dedim kendi kendime… Ben onlardan 30-40 dakikalık derslerde, hiç ses etmeden noktası noktasına benim dediklerimi dinlemelerini beklerken onlar 20 saniyecik beni algılayıp da sonra dinlemiyorlar mı?  E ben, bunca sözü kime, niye söylüyorum? Hem de biz bu çocuklara günde sekiz çarpı kırk dakika ders, konu anlatıyoruz… Yoksa boşa mı gidiyor her şey? İnanın, son beş altı aydır, anlatacaklarımı nasıl 20’şer saniyelere bölüp de verebilirim ya da anime çizmeyi, animasyon hazırlamayı öğrenmeli miyim diye dahi düşündüm. Üstelik otuz yıllık öğretmen olduğumu unutarak… Ya da bakıyorum; dersle hiç ilgisi olmayan bir öğrencim bana bilgisayarla iki gün içinde bir belgesel hazırlıyor ve hazırladığı belgesel sadece teknik olarak video hazırlama ile sınırlı da değil; hazırladığı belgeselin içinde konu var, mesaj var, araştırma var…

 

Ama biz bu aynı çocuğa dersine girdiğimiz on beş öğretmen, koro halinde tüm toplantılarda ‘miskin, tembel, umursamaz, bir ideali yok’ diye çok şeyi sıralamıştık! Veya evde… Anneler babalar, yıllar yılı aynı klasik öğütleri verirken çocuklarına: ‘Ödevini yap, ders çalış, test çöz, ayak ayak üstüne atma benim yanımda’ gibi… Bu öğütlere kulak tıkayan çocukları hemen bir toplum hizmeti çalışmasını organize edip hiç tanımadığı insanlara yardım elini uzatıyor ve hatta onlar yardım ederken yardım ettikleri insanlara acıyarak ağlayan ya da acımayarak homurdanan anne ve babalarını uyarıp da ‘kendine gel anne; onlar da insan baba’ diye sakin ve kararlı söyleyebiliyor. Böylesi birçok örnek görüyoruz çevremizde…

 

Fakat aynı çocuklar, daima pohpohlanmak istiyor. Kendi işlerini kendileri yapamıyor; günlük işlerinin çoğunu (on yedi on sekiz yaşındaki gençlerin bile) anne ve babaları yapıyor; kişisel ihtiyaçlarının birçoğunu yine anne babaları karşılıyor. Üniversitede bile anne ve babalar, lise velisi gibi çocuklarının yerine üniversite hocaları ile konuşuyor. Çoğunun, bir kez bile bir işte yenilseler ya da bir işi yapamazsa dünyası başına yıkılıyor, umutları kararıyor. Hemen içlerine kapanıyor, kırılgan ve hayata küskün oluveriyorlar. Yine hemen çoğu kendilerini ‘tam olgunlaşmış birey’ gördüğü gibi (anne- baba, dede- ninesi dahil) hayattaki her insanla her anlamda aynı haklara sahip olarak görüyorlar. Bir görevin gereklerini umursamadan yapmazken siz onların isteklerine karşı en ufak bir ihmalde veya gecikmede bulunun, anında sizden hesap sorabiliyorlar. O kadar kişisel başarı, çıkar ve zenginlik fikrine saplanabiliyorlar ki bu hedefleri uğruna  -sıklıkla- ‘her yol mubahtır’ anlayışı ile insanları ezebiliyor, hilelere başvurabiliyorlar. Yani duygusala bağlamış ve fedakârlığı, sorgusuz sualsiz çalışmayı yaşama biçimi olarak gören X kuşağının bu Z kuşağı ile başa çıkması oldukça zor…

 

Kuşaklar arasındaki bu ‘insan’ tipindeki farklılık, bizleri hem birey olarak hem de millet olarak çok derinden etkiliyor. Üstelik, bu arası giderek açılan uçurumu fark edemez ve önlem alamazsak derin etkiler, telâfisi mümkün olmayan insanî ve toplumsal yaraları beraberinde getirecek… Bu çözülmeden, millet ve devlet de zarar görecek.

 

Dedim ya son altı sekiz aydır, belki de salgın sebebi ile uzunca süredir evlerde kapandığımız müddetçe şu Z kuşağını ve anne ve babaları X kuşağını daha bir net görür ve hayretler içinde seyreder oldum… Gördüğüm ve anladığım o ki ülkemizde yedi milyonu bulan ve en azından 20-25 milyon yetişkin tarafından tam olarak anlaşılmamış, yakından ve özenle tanınmamış, hâlâ klasik yöntemlerle ‘otur, kalk, yapma, sen mi yapacaksın inanmam, çalış biraz tembel, büyüğe ne bu saygısızlık’  ya da  ‘ah yavrum sana yazık, ben senin işini yaparım, sen yorulma’ gibi emir, itaat ya da acıma, hizmet cümleleri ile eğitilmeye / avutulmaya uğraşılan ‘gençleri’ anlamıyoruz, tanımıyoruz; anlamayıp tanıyamayınca da lâyıkı ile onları eğitemiyoruz. İsteklerini, arzularını, kafa yapılarını, yürek kıpırtılarını tam bilmiyoruz… İleride bu gençler ne yapar; ailesini, bu toplumu, bu milleti hatta dünyayı nasıl dizayn eder; hesap bile edemiyoruz. Bu konuda tamamen bir kör noktadayız. Aramızda, bu Z kuşağının biz yetişkinlerden farklı olduğunu yaşadığı tecrübelerle anlayanlar varsa da bu sefer, bu kuşakla nasıl iletişim kurulur; bu kuşağa gelenek, görenek, kültürel değerler nasıl aktarılır bilemiyoruz.

 

Ne yapılmalı peki? Öncelikle okullardaki eğitimin bir an evvel gözden geçirilmesi gerek… Bakınız… Test kitapçıkları çoğalmalı; testçi öğretmenlere daha da çok yol açılmalı; çok fazla kitap basılmalı, çok fazla soru çözülmeli yani öğretim yolları ( ya da öğretmeden öğretmeyi ölçme yolları) artmalı demiyorum. Kalbi, hissi, ölçüsü olmayan robotik mühendisler, doktorlar çoğalmalı demiyorum!  Büyük bir telaş ve büyük bir tedirginlik ve ıstırap ile ‘insanı inşa eden insanî eğitim teknikleri’ okullara acilen girmeli, diyorum… Var olan eğitim teknikleri kullanılarak ya da geliştirilerek eğitim yeniden okullarda itibarlı hale gelmeli… Bizlere tüm kuşaklar iyi anlatılmalı. Tüm kuşakların artısı eksisi net örneklerle topluma izah edilmeli. Kuşaklar arasındaki bağın nasıl güçleneceğinin yolları bulunmalı… Yoksa işler giderek kötüye gidecek… Annenin ve babanın ya da eğitimcilerin, yöneticilerin genç çocuğunu tanıyamaması, onu anlayamaması ve böylelikle gence ulaşamaması; yine aynı şekilde X ya da Y kuşağından bazı yönleri ile daha gelişmiş bazı yönleri ile daha katılaşmış, körelmiş, uyuşmuş Z kuşağı gencinin de annesini babasını, öğretmenini, toplumunu, milletini anlamaması, anlamaya uğraşmaması hatta ‘anlamak’ umurunda olmaması; büyüklerine, milletine yaklaşmaya çaba göstermemesi bu millet için çok acı sonuçlar doğurur. Anne ve babanın çocuğundan ayrı dünyalarda olması demek beş on yıla kalmaz toplumda aile kavramının kalmaması demektir. Bir toplumda aile birliği olmazsa o toplumda millet birliği de çözülür.

 

Millet birliğinin çözülmesi o, ‘bireyim’ diye övünen (X, Y, Z, Alfa, Beta, Deta, vb…) her ne kodlama ile isimlenirse isimlensin, kuşaklardaki insanların sürü içinde bir varlığa ya da koloni içinde bir sayıya dönüşme riski vardır… -Acaba, bizim daha varlığından bile habersiz olduğumuz biri ya da birileri ‘bizim gibi toplumları’ kodlamalarla sürü veya koloni olmaya mı hazırlıyor sinsice, ne dersiniz?..-

 

Onun için derim ki yeni dünya düzeninde şu yeni nesli tanımak, anlamak için onlara aklımız ve yüreğimizle canı gönülden ve aynı zamanda bilimsel yöntemlerle dikkat kesilmeli; gençler için psikolojik, sosyal, pedagojik, felsefik, sosyolojik sağlam yaklaşım ve bakış açıları geliştirmeliyiz… Böylelikle hem onların dünyasına girebilir, onları anlayabilir hatta onlardan da çok şey öğrenebiliriz, hem de kuşaklar arasındaki bağı nasıl kuvvetlendirebileceğimizi fark ederek bu uğurda çareler üretebiliriz.

 

Ey X kuşağı! O, duygusal tepkilerini iş işten geçtikten, evlatlarını elinden kaçırdıktan sonra değil de işin başındaki duyarlı ve farkındalıklı oluşunda kullanabilmelisin. Haydi artık ağlanmayı, sızlanmayı, şaşkınlığı, çaresizlik sendromunu, öfkeyi, aşağılık duygusuna kapılmayı bırak da kolları sıva! Çocuklarını ve gençlerini ‘onların dünyasını da anlayarak’ ama onların ihtiyacı olan ‘tüm zamanlarda lâzım olan insana ait zengin ve sağlam dünyaları’ da onlara öğreterek kuşaklar arasındaki köprüyü ‘hakiki, hakkaniyetli, insana yaraşır, samimi, sevgi ve bilgi dolu yöntemlerle’ gençleri ‘eğiterek’ kur… Sen, kuşaklar arası köprü kurma eğitimini Z kuşağına öğretemezsen X kuşağı, işte o vakit oturup ağlayabilirsin…

 

Yeni nesilden öğrenecek yenilikler var ama eski neslin de yeniye aktaracak nice güzellikleri var. Şimdi kolları sıvama, aklı başa toplama zamanıdır, kıymetli milletim. Yoksa… Yeni mi? Dünya mı? İnsan mı?  Bulamazsın. Bence sen, harflerin, sayıların, kodlamaların ‘oyun’una gelme! İnsan olmak nesilden nesile aktarılan bir güzelliktir…

 

Her şey tek tek kaybolunca ağlayacak bir şey de kalmayabilir… Bu duruma düşmemek için ben derim ki gençleri bir güzel eğitelim; eğitimcisi, yöneticisi, pedagogu, sosyoloğu olarak… Bakın, ileride bu tanıyamadığımız, ulaşamadığımız ve eğitemediğimiz kuşak, olumlu yönleri ile değil, kontrol edemediğimiz veya yumuşatamadığımız olumsuz yönleri ile toplum yönetimini ele alır veya ‘kendi beğeni ve tercihlerine göre’ yönetici / yönetim (hatta dünyanın herhangi bir yerinde yaşam alanı(!) ) seçerse milletin temel değerleri, ‘insan oluş’ değerleri elimizden kayıp giderken çok geç kalmış olabiliriz… O vakit de bizi sayı, kod ve harflerle –bilerek- oyalayan, dünyanın bir diğer köşesinde her şeye rağmen ‘millet’ kalmayı sürdüren insan toplulukları bize sadece gülecektir…

 

Hâsılıkelâm; yeni dünya düzeninde ‘yaşamak ve var olmak’ için kuşaklar boyu uyanık olmak gerek. Gerek ki ‘insan’ yaşasın…  Haydi el ele verin, ‘insan’ çarpanında birleşen tüm ‘kuşaklar’…

 

Rânâ İSLÂM DEĞİRMENCİ

Eğitimci / Şair - Yazar

Bu makale 367 defa okunmuştur.
MAKALEYE YORUM YAZIN



FACEBOOK YORUM



gazete manşetleri 
ANKETİMİZE KATILIN

Türkiye'nin Son Durumu?

38.3%

21.3%

12.8%

27.7%


PUAN DURUMU

E-BÜLTEN ABONELİĞİ